Ocak Notları
Bu ay paylaşmaya değer bulduğum paketlenmemiş yedi armağan
“Ocak ayında neler okudum, izledim, dinledim?” sorusu benim için küçük bir envanter çıkarma vesilesi. Dergiler, kitaplar, belgeseller ve bağımsız kitabevleri arasında geçen bu ay, kültürel anlamda oldukça besleyiciydi.
Bu yazıda Netflix’te izlediğim The New Yorker’ın 100. yılı belgeselinden Dag Solstad’ın Bjørn Hansen üçlemesine, bağımsız kitabevlerinden Apaçık Radyo’daki Eksik Mecaz programına uzanan bir okuma–izleme–dinleme günlüğü bulacaksınız.
Bu ay Netflix’te The New Yorker dergisinin 100. yılını anmak için çekilmiş belgeseli izledim. New Yorker’ın 100 Yılı, dergiye hem tarihsel bir retrospektiften bakıyor hem de modern üretim sürecini içeriden anlatıyor.
Derginin mizah odaklı bir yayın olarak doğuşundan, dünyaca ünlü ve saygın bir gazete-dergi kurumuna dönüşmesine kadar geçen süreç; önemli dönüm noktaları, ünlü yazarlar ve yazılar etrafında ele alınıyor. Editörlerin, yazarların, çizerlerin ve kapak tasarımcılarının gözünden, derginin gündelik hayatta nasıl üretildiğine dair sahneler izliyoruz. Belgesel özellikle 100. yıl özel sayısının hazırlanma sürecini ve bu dönemde yaşanan yoğunluğu görünür kılıyor.
New Yorker’ın 100 Yılı, bir derginin nasıl çıkarıldığı ve yüzyıl boyunca nasıl sürdürülebildiği üzerine adeta ders niteliğinde bir belgesel. Ben en çok yayın yönetmeninin ekibine karşı dostane ama disiplinli tavrına ve çalışanların dergiye duyduğu güçlü aidiyete hayran kaldım. Müzmin bir dergikolik olarak bu ikonik yayının tarihini ve bugününü izlemek benim için büyük bir keyifti.
Çağdaş Norveç edebiyatının geçen sene aramızdan ayrılan önemli yazarı Dag Solstad’ın Bjørn Hansen üçlemesi, bu ayın en büyük armağanıydı. Karlı bir Ankara gününde Kızılay’daki Yapı Kredi Yayınları Kitabevi’ne koşa koşa gidip aldığım bu üçleme, kışın bu en uzun ayının eşlikçisi oldu.
Bjørn Hansen, başka bir yazının konusu olacak kadar tuhaf bir adam ve ben bu adamı çok sevdim. Üçlemenin temelinde Kierkegaard felsefesi yer alıyor. Varoluşunu sorgulayan ve bu sorgulamanın bir aşamasında “büyük ret” dediği projesine girişen Bjørn Hansen’in neredeyse tüm yaşamını okuduğumuz bu roman dizisi hakkında konuşulacak çok şey var.
Bu ay bolca youtube izledim. En sevdiklerimden biri de Datça’daki bağımsız kitabevi Bunko Bookshop’un videoları oldu. Kitabevinin sahibi olan tatlı çift, bazen dükkânda bazen evlerinde çektikleri videolarda o sıralar okudukları ve yakında okuyacakları kitapları anlatıyor. Hem üslupları hem de kitapları ele alış biçimleriyle insanda neredeyse bağımlılık yaratan bir etki bırakıyorlar. Yeni video ne zaman gelecek diye dört gözle bekliyorum.
Bunko Bookshop son videosunda Datça’da yaptıkları bir söyleşi etkinliğine yer veriyordu. Söyleşi, çizer Hugo Pratt’ın yarattığı çizgi roman kahramanı Corto Maltese üzerineydi. Maltese sevdalısı iki kişinin sohbetinden dinlediğim kısa bir kesit, bu anti-kahramana ilgimi uyandırmaya yetti.
Çizgi romanla çok içli dışlı olmadığım için Corto Maltese’yi ilk kez bu vesileyle duydum; önce ismine, sonra karakterine vuruldum. Bunko Dost Yayınları baskısını önerse de ben ilk elde bulabildiğim Yapı Kredi Yayınları baskısını aldım.
Corto Maltese, Hugo Pratt tarafından 1967 yılında yaratılıyor. Seri hâlinde yayımlanan kitaplar birçok dile çevriliyor ve dünya çapında üne kavuşuyor. Maceraperest bir denizci olan Maltese, 1904–1925 yılları arasında Pasifik Adaları’ndan Afrika’ya, Anadolu’dan Latin Amerika’ya uzanan yolculuklarında çeşitli maceralar yaşıyor. Pratt, hikâyelerinde gerçek tarih ile mitolojiyi, ezoterizm ile edebiyatı iç içe geçiriyor. Bu nedenle Corto Maltese, çizgi roman dünyasında edebi ve felsefi derinliği olan sembol karakterlerden biri hâline geliyor.
Otoriteye mesafeli, özgür ruhlu, melankoli ile ironiyi aynı potada eriten Corto Maltese’nin tüm maceralarını okumak için sabırsızlanıyorum.
Bağımsız kitabevleri demişken, ocak ayında İstanbul’da birkaçını gezme fırsatı buldum. En sevdiklerimden biri Frankeştayn Kitabevi oldu. Az ama öz seçkisi, küçük kafesi ve samimi atmosferiyle güzel bir mekân. Özellikle bağımsız yayınlara, kuir yazına ve fanzinlere ayırdığı rafları uzun uzun inceledim. Kendi tasarımları olan defterlerden ve ayraçlardan aldım.
Frankeştayn oldukça aktif bir kitabevi. Ay boyunca birçok yazarla söyleşiler, imza günleri gerçekleştiriyorlar. Ajandalarını instagram sayfalarından takip edebiliyoruz. Bir de Yapı kredi Loca ile işbirliği içinde küçük bir bölme-köşe yapmışlar, burada bir video işi sergiliyorlar. Bu türden kitabevlerinin Ankara’da da açılmasını diliyorum.
Apaçık Radyo’da uzun zamandır dinlediğim Eksik Mecaz programından da bahsetmek isterim. Her pazartesi öğleden sonra yayınlanan program, temelde bir edebiyat programı olsa da diğer sanat dalları ve gündelik yaşamla kavramsal düzeyde bağlar kuruyor. Programcılar Zeynep Uysal ve Murat Gülsoy, her bölümde belirli bir tema, kavram ya da karakter üzerinden ilerleyerek bunların anlatılarla ve kültürel bağlamla ilişkisini inceliyor.
Goethe’nin Faust karakteri ve bunun modern literatürdeki yansımaları, Bilge Karasu, Oğuz Atay metinleri üzerinden “yoldaşlık” kavramı gibi bir hayli derin konuları ele alan ve zihin açıcı tartışmalar yaratan programdan çok şey öğreniyorum. Gününde dinleyemeyenler için program kayıtları Apaçık Radyo’nun kendi sitesinden dinlenebildiği gibi podcast olarak spotify'dan da takip edilebilir.
Junk Journal furyası beni de sardı. Aslında ben 17 yaşımdan beri junkçıyım da şimdi moda olduğu gibi bir deftere yapıştırmıyordum. Bir kutuda, daha doğrusu kutularda ve zarflarda saklıyordum. Tiyatro biletleri, sinema biletleri, peçeteler, fişler, dergi küpürleri, sakız kağıtları gibi birçok junk yıllardır saklandıkları yerde bekliyor.
Bundan sonra ben de topladığım bütün ıvır zıvırı Flying Tiger’dan aldığım bu deftere yapıştırmaya karar veriyorum. Bir tür anı defteri yaratmak ve ara sıra bakabilmek istiyorum. Bu defterin özelliği sayfalarının kalın olması, ıvır zıvırları prit ile yapıştırmaya uygun olması. Vaktim olursa belki kutulardaki eski junkları da çıkarır yapıştırırım.









Eksik Mecaz fikri beni çok yükseltti, hiç duymamıştım! Çok teşekkür ederim diğer önerilere de.
New Yorker belgeselini kesinlikle izleyeceğim. Benim de aboneliği sürdüremesem de hayran olduğum bir dergi/kurum.